Yanlış Yol

Buralarda bulutlar yere daha yakın sanki. Yan koltukta telefonundan GPS’e bakarak beni yönlendiren Kevin, havadan sudan bahseden bir sakinlikle uyarıyor: “Yanlış yola saptın, Sully.”

“Biliyorum. Biraz dolaşsak sorun olur mu?”

“GPS, rotanın 10 kilometre uzadığını söylüyor.” Aynı sakinlik. İtirazdan çok kuru bir gerçekliği ifade eder gibi konuşuyor.

“Harika! Merak etme, yakıtı telafi edeceğim.”

“O sorun değil ama evin anahtarını beşten önce almamız lazım. Markete de uğrayacağız.”

Daha hızlı sürmem gerekiyor, önemli değil, sadece daha fazla yol görmek istiyorum. Arka koltukta öpüşen John ve Cathy sarsılarak ayrılıyorlar. “Affedersiniz çocuklar.”

Müstakil bir evin bahçesine giriyoruz. Michelle, Linda, Kelly ve Matt kendi arabalarının yanında çökmüşler, ellerinde birer Guiness var. “Nerede kaldınız?”

“Sully’ye sorun” diyor, John. Omuzlarımı silkiyorum. “Sully değil” diyor Michelle. Doğrusunu söylemeye çalışıyor, beceremiyor. Omuzlarımı silkiyorum.

Kevin, mülk sahibinden anahtarları alıyor. İki günlük kontrat onun üzerine. Herkesi içeri gönderip bagajdan poşetleri yükleniyorum, en azından bunu yapabilirim. İki turda ancak bitiyor. Dört şişe margarita- Matt margaritaya sarılarak uyur, kişi başı üç altılık Bulmers, portakal suyu, birer parça somon- fuck you and your meat, guys diyor Linda, birkaç paket hazır pizza, içlerinden biri sebzeli olmalı kesinlikle ve dört satranç takımı. Kulübe zimmetli dört satranç saati bagajın köşesinde kalıyor.  

Michelle ile poşetleri dolaba boşaltıyoruz. Bir Bulmers açıp eline tutuşturuyorum.

“Evet, ne yapıyoruz?”

Mutfağa geliyorlar. Pizzalar fırına veriliyor, birkaç somonu portakal suyu ile pişiriyorum. Matt kendininkini bir kenara ayırıyor. “Haşlayacağım” diyor. “Ben öyle seviyorum.”

Yemeğin bittiği uzun masaya yan yana dört satranç takımı diziliyor. Kevin mutfakta çantaları karıştıyor. “Sully, saatler nerede?”

“Getiriyorum” diyorum. Michelle arkamdan seğirtiyor. Konuşmadan arabaya kadar gidip saatlerin olduğu çantayı alıyoruz. Tek kişilik bir iş. Michelle beni izliyor. Kapıda duraklayıp bir sigarillo uzatıyor. Yakıyoruz. Michelle’i izliyorum. Konuşmuyoruz. Dudaklarını hissediyorum.

“Nerede kaldınız?”

Michelle omuzlarını silkiyor.

Oynamaya başlıyoruz. Beş dakikalık yıldırım, sıkılınca eş değiştirmek serbest. İlkin Matt ile eşleşiyorum. Mutfak bir anda pat sesleri ile doluyor. Hemen yanımızda Kelly, Kevin’e Sicilya savunması ile karşılık veriyor. Kevin her hamlesinden sonra adeta saati üzmemeye çalışarak düğmesine basıyor. Matt ise hamlesinin hışmına göre vuruşunu ayarlıyor. Durup durup Kevin’in oyununa laf atıyor.

“Kevin nereli biliyor musun Sully” diyor. “Ahmak herif Kilkenny’de doğup büyümüş. Üstelik İrlandalı bile değil. Bir insan İrlandalı değilse niye Kilkenny’de büyür ki?!” Kendi sataşmasına bir kahkaha patlatıyor. [“Feck off, Matt. Uğraşma benimle.”]

Şah kanadı filimi atıyla takas ederken “Hiç duymadım” diyorum.

“Duymazsın, çünkü Kilkenny’de bir bok yok” diyor. “Gerçekten.”

“Bir dakika” diyorum, “Whiskey in the Jar ’da geçmiyor mu Kilkenny?”

“Hah!” Kevin biraz cider püskürtüyor. “Duydun mu?!”

Matt’in hiç hoşuna gitmiyor bu, oyun bitince eş değiştirme peşine düşüyor. Üç oyunda da canıma okuduğu için şikâyet etmiyorum. Matt, Kevin ile devam ederken Michelle karşıma geçiyor.

“Biliyor musun” diyor, berabere biten ilk oyunumuzdan sonra, “Hep böyle oynamak zorunda değiliz. Geçenlerde rast geldim.” Burada alaycı bir gülüş konduruyor yüzüne. “Her bir taş kaybettiğinde kıyafetinin bir parçasını çıkarmak zorunda olduğun bir satranç türü var.”

Piyonlarından birini alıyorum. “Ha-ha! Uyduruyorsun.”

Ciddiyim! ” diyor, büsbütün ciddi bir yüz ifadesine bürünüyor. Bluzunu çıkarıyor. Oyunun sonucunu hatırlamıyorum.

Matt, sabahki turnuvaya katılacağını bildiği tüm tanıdıklarına “Parti var! Kendi içkinizi getirin!” mesajı attığı için yarım saatte bir zil çalmaya başlıyor. Evin her bir köşesi sohbet eden gruplarla doluyor. Selamlaşmalar, tanışmalar, eş sohbet arayışları, flörtleşmeler, içki muhabbeti, siyaset, spor, dans birbirine karışıyor. Satranç masası hiç boş kalmıyor. Dolaptan bir şişe margarita kapıp Matt’i yanıma sürüklüyorum. Rövanş peşindeyim.

Margaritayı eline tutuşturuyorum. “Hey, Matt, Brexit’ten sonra Kuzey ile birleşeceksiniz diyorlar.”

Teatral bir havayla “Geç bile kalındı, efendim!” diyor. Sarhoş olunca hep “efendim!”li konuşuyor. Brexit’in nasıl da iki İrlanda için bir fırsat kapısı olduğunu anlatıp duruyor. Lafı dönüp dolaştırıp ‘İngilizlerin İrlandalılara tarih boyunca zulmettiğine’ getiriyor, dikkatini dağıtıyorum. “Kesinlikle, Sully, hayal değil gerçekten. Bağımsız bir İskoçya’ya, bağımsız bir Galler’e hiç itirazım olmaz!”

Aklını karıştıramıyorum, Matt zaten düşünmesi gerektikçe konuşan biri. Kulüpte alıştırma yaparken şakalaşmayı, siyaset ve tarih konuşmayı başlatan o. Farklı bir şey deniyorum, hafifçe hesaplayarak adi bir hamle yapıyorum.

Gözlerinde bir kurnazlık, “Bana Lasker’i mi oynuyorsun, Sully?” diyor. En çok bilinen dünya şampiyonlarından Lasker zaman zaman kasıtlı olarak kötü hamleler yapıyor. Üst düzey maçlarda kötü hamleler hiç beklenmediği için rakibi ya rehavete kapılıyor ya da bu hamlenin asıl amacını bir türlü bulamazken psikolojik üstünlüğü Lasker’e devrediyor. İstifimi bozmuyorum.

Gece üçe kadar kalabalık dinmiyor. Yatmaya yakın saçmalık zirveye çıkıyor.

“Biliyor musun Sully, Matt’in bir olayı var. Partilerde ona bir euro verirsen herkesin içinde üzerini çıkarıyor.”

“N-Ne? Ama niye?”

“Öyle işte.”

Cebimde bir bozukluk ararken Matt’in pişman olacağı bir şeyi yapmasını istemeyecek kadar aklı başında kalan Linda “Hayır, Sully, yapma.” diyor.

Dinlemiyorum. Matt, parayı görüyor, yüzü keyiften pırıl pırıl, “Hayır, hayır, bana bunu yaptırmayın” diyerek kaçıyor. Kevin, bozukluğu elimden alıp Matt’i yakalıyor. Kahkahalarla salona dönüyorlar, Matt kalabalığın ortasına geçip ufak bir beklenti yaratıyor, alkışlar arasında neşeyle svetşörtünü çıkarıp artık kafasını dinlemek ister gibi kendini kanepelerden birine bırakıyor.

Evde herkese yetecek kadar yatak yok. Kızlar üst kata çıkıyor. Alt kattaki iki oda paylaşılıyor. Mutfakla birleşik salonun kanepelerine yerleşiyorum. Tıkırtılarla gözlerimi açıyorum. John, sabahın dördünde kendi tarafındaki ışığı yakıp dizüstü bilgisayarı ile yemek masasına kurulmuş, bir şeyler yazıyor.

Dude! ” diyorum, “N’apıyorsun?”

“Yetiştirmem gereken bir essay var.” Cevap veremeden tekrar uykuya dalıyorum.

Saat sekizde kıpkırmızı gözlerle ve her birimiz başımızı tutarak uyanıyoruz. Matt, üzerine ilgi çekici bir baskısı olan bir svetşört geçirmiş:

UL Chess Club

Too many positions, too little time

“Maçlara gerçekten bununla mı gideceksin?”

“Ne var bunda, kulübün resmi sloganı bu.”

Hazırlanıp çıkıyoruz. Kevin bu kez arabayı bana bırakmıyor.

Bunratty Castle Hotel. Bunratty Uluslararası Satranç Festivali’ne Hoş Geldiniz. 

Kahvaltı turnuva katılımcılarına açık. Matt, tabağıma jambon, yumurta ve kuru fasulye dolduruyor. Kahve içerken lobide Topalov ile tanışıyorum, bir satranç takımının önünde telefonuyla uğraşıyor. Oyunlara katılmayacak, sadece onur konuğu.

Kelly hariç hepimiz aynı kategoride. Kelly, perde ile ayrılmış ve takımları bizimkilerden daha lüks bir salonda büyük toplarla oynuyor. Uzun oyunlar arasında pek görüşme şansımız yoksa da akşamları aynı tantana devam ediyor. Koskoca bir bardak Guiness ile maça gelen uzun kır saçlı son rakibimle maçım uzadıkça uzuyor. Normal şartlarda berabere bitmesi gereken maçı rakibim zeitnotta olduğu için kazanıyorum. Sıralama açıklanıyor, yüz euroluk bir mansiyon ödülü alıyorum. Zarf içinde bir çek uzatıyorlar. Çekin verildiği zarfı açtığımda adımın yazılabilecek en yanlış şekilde yazıldığını görüyorum.

L. şehrine geri dönüyoruz. John ve Cathy öpüşmek için diğer arabayı tercih ediyorlar. Matt ve Michelle, Kevin ile bana katılıyor. “Michelle” diyor Matt kafasını arka koltuğa çevirerek, “Bu herifte ne buluyorsun anlamıyorum, daha geçen gün bana Lasker numarası çekmeye kalkıştı.” Michelle cevap vermiyor.

Lafı geçiştiriyorum. “Mücadele diye bir kitabı var biliyor musunuz, 1906’da yayımladığı ince bir fasikül, silinip gitmiş. B. kütüphanesinde bulduğumda çok şaşırmıştım. Hayatın mücadeleden ibaret olduğunu, mücadele kavramının genel geçer kurallarına erişir ve onu yeterince etüt edersek hayatımızın kolaylaşacağını, satranç çalışmanın da böyle bir faydası olduğunu söylüyor.”

“Basbayağı palavra. Ben satrancı laflamak için oynuyorum.”

Michelle, öne uzanıyor “Sen hayatı laflamak için yaşıyorsun, Matt.”

“Olabilir” diyor Matt, bir anda düşüncelere kapılarak.

İki tarafımızda da uzanan yeşilliği yararak ilerliyoruz. Buralarda bulutlar yere daha yakın sanki. Zaman zaman bu düşünce zihnimde beliriyor. Yürürken, koşarken ya da otobüste. Gökyüzü burada toprağı daha sıkı çevreliyor gibi. Uzansam dokunacağım demiyorum, uzansam kendimi kaybedeceğim. Bölünüyorum.

“Yanlış yola saptın, Sully.”

“Biliyorum.”

2 Comments

Bir Cevap Yazın